Dişimin ağrısı beni o gece hiç uyutmamıştı; yatağımda kıvranarak yatıyordum. Ahşap merdivenlerimizin sesini duyar duymaz uyumuş numarası yapmaya karar vermiştim. Birisi odama girmiş, yerdeki oyuncaklarımı toparlamış ve beni öpmüştü. Şiddetli bir şekilde kına kokusu alıyordum ve babaannem olduğunu anlamıştım. Beni uyandırmak için her sabah ısrarla gelir, beni öper ve “Ali, kalk.” derdi. Sanki kadının işi, her sabah beni öperek uyandırmaktı. Kendisini çok seviyordum ama bu ısrarcı sevginin arkasında birazcık da korku vardı. Aramızda sır olarak kalsın ama benim babaannem biraz deli bir kadındı. Çok çabuk sinirlenir ve sinirlendiğinde hızlıca topuğu taştan daha sert olan terliğine uzanırdı. En son kışın elimdeki dondurmayı gördüğünde terliğini suratımda hissetmiştim ve o günden sonra travmam olarak kalmıştı o terlik. Zihnimin karanlık mahzenlerinde bir canavar değil, babaannemin terliği yatıyordu.
Gittiğinden emin olduktan sonra yatağımdan hızlıca doğruldum. Yaptığım ilk iş yatağımı toparlamak olmuştu; çünkü annem, büyümüş insanların her sabah yatağını topladığından bahsetmişti. Banyoya koşarken babaannemin fark etmeden yerden kaldırmadığı, dedemin hediyesi olan metal ve şık görünümlü motoruma takılarak düştüm. Dizimden çığlık sesleri geliyordu resmen; gözyaşım kontrolsüz bir şekilde yüzümle buluşmuş, beni rahatlatıyordu. Dizimdeki yarayı parmağımla kontrol ederken kanım parmağıma bulaştı. Elimdeki kan bana çok cazip geldiği için parmağımı yalayarak banyonun yolunu tutmuştum. Kanın acımsı bir tadı vardı; filmlerdeki vampirler nasıl olur da kan ile beslenirdi, aklım almıyordu. Aramızda kalsın ama ilk düştüğüm an ağlayarak annemi çağırmak istemiştim; ancak annemi çağırdığımda henüz büyük adam olmadığımın anlaşılacağından çağıramamıştım.
Banyoda ben rahatça ellerimi yıkayıp dişlerimi fırçalayabilmem için altıma tabure koyuyorlardı. Bugün tabureyi altıma çekmeden de aynayı görebildiğimi fark ettim. Artık tabure koymadan da aynadan yakışıklı suratıma bakabiliyordum. Saçlarım uzamış, gözlerimin yeşilliği çim renginde olmuştu. Yüzümde yıkasam da geçmeyen minik bir siyah nokta belirmişti sol gözümün altında. Bunun ne olduğunu anneme sorarım diye o an bunu ciddi bir sorun olarak görmemiştim. Boyum uzamıştı; dedemin de dediği gibi her gece süt içerek uyuduğum için büyük adam olmanın ilk şartı olan boy uzamasını yaşamıştım. Odama koştum, duvara sırtımı dayadım ve elime aldığım ilk kalemle kafamın üzerinden çizgi çektim. Bundan sonra bu büyülü uzama işini takip edecek, izler araştıracaktım; boyumun tam olarak neden ve nasıl uzadığını çok merak etmiştim.
Babaannem ikinci defa “Ali, kalk artık, geç oluyor.” dedi. Bir sonraki seslenişinde beni vuracağı kesindi. Sahi, bugün Mercan Tepeleri’nde bir şenlik olacaktı. Babam ve dedem çoktan hazırlanmıştı kesin, bir ben kalmıştım. Koşarak inerken ahşap merdivenlerin çıkardığı sesler komiğime gitmiş, kahkaha atmıştım. Evimiz iki katlı ahşaptan bir evdi; içerisi temiz ve annemin koluma sürdüğü krem rengindeydi. Evin tek hoşuma gitmeyen özelliği, eşyalarımızın eski olması ve ahşapların ürkütücülüğüydü. İçerisi çok genişti. Yukarıda, benim yattığım katta kocaman bir banyomuz, benim odam ve dedemin odası vardı. Dedemin odası eskiden yola doğru bakardı; benim odamın penceresi ise arka bahçemizi gösteren bir boyut kapısıydı. Gerçi boyut kapısı olması için beni bir yerden alıp farklı bir diyara götürmeliydi, değil mi? Dedemle müzakere etmiş, onunla odaları sonunda değiştirebilmiştim. Yoldan geçen kedileri, uçuşan kuşları ve çocukları kendi odamın penceresinden izleyebiliyordum. Merdivenden indiğimde dedemin ve babamın geçmiş fotoğraflarını asker selamı yaparak selamlardım sürekli. İçimde çok tuhaf hisler uyandırırdı; sanki o fotoğrafları gerçekten yaşamışım gibi. Zaten duvarlar ve aşındığım ahşap merdivenlerimiz sanki birer cansız nesne değil de birer ruhmuş gibi hissettirirdi.
Aşağı indiğimde koşarak anneme sarıldım. Annem dünyanın en güzel kadınıydı. Saçları yumuşacıktı; bazen omuzlarına düşer, bazen de başının arkasında toplardı. Gülünce gözlerinin kenarları biraz kırışırdı. Gözleri sıcacıktı; sanki içine bakınca insanın içi ısınıyordu. Ellerini çok severdim. Ellerinin parmakları uzundu ve bana sarıldığında kendimi dünyanın en güvenli yerindeymişim gibi hissederdim. Üzerinde ne giyerse giysin güzel görünürdü. Hele saçlarını yapıp hafifçe gülümsediğinde bana masallardaki prensesleri hatırlatırdı. Ama annemin en güzel yeri yüzüydü. Çünkü ona baktığımda hep beni seven birini görürdüm. Bence annemin güzelliği saçlarında ya da gözlerinde değildi; annem olduğu için güzeldi.
Ellerine kına sürmüştü; sonunda babaannem annemi de kandırarak kınalamıştı. Çok komik gözüküyordu. Kokusu bana nedense sürekli umut verirdi; sanki fırının önünden geçerken sıcak ekmeğin kokusu insanın ruhunu açar ya da yağmur yağdıktan sonra topraktan çıkan koku insanları rahatlatır, işte onun gibi bir şey çağrıştırmıştı bende. Annemin kınalı ellerini öpüp koklamıştım.
Babaanneme dönüp bakınca aniden kahkaha attım. Çünkü onun saçlarını ben sürekli beyaz olarak görmüştüm. O an babaanneme bakınca saçları kızıl bir haldeydi; sanki bir gün içinde gençleşmiş gibi gözüküyordu. Benim ona bakıp güldüğümü fark edince bir anda kafasının içinde şalter koptu ve terliğine davrandı. O an o kadar çok korktum ki, yakınımda annem vardı; arkasına geçip saklanabilirdim ama o sert terliğin annemin canını yakması benim canımı çok daha fazla yakardı. Kahramanlar da kendilerini zor durumlarda belli ederdi ve ben gerçek bir kahramandım. Ellerimi kaldırarak yaşlı cadıya teslim olduğumu söyledim. O da herhalde vicdan yaptı ki beni serbest bırakmış, kurşununu sarf etmemişti. İşin aslı ise bir sihir veya büyü değilmiş; aslında kafasına kına sürmüş yaşlı cadı.
Hızlıca annemin benim için hazırladığı dürümü yedim ve kapıya doğru koştum. Masallardaki saray kapısını andıran büyük ve uzun tahta kapımızı iterek açtım. Açtığım an rüzgâr beni duvara yapıştırarak kapıyı sertçe suratıma kapattı. Dedem gülerek üzerimi kalın giyinmemi söyledi. Annem bana bağırarak, “Festivale pijamanla gitmeyi düşünmüyordun sanırım, küçük adam.” diye sitem etti. Ardından babamın festivalde giyinebilmem için aldığı yöresel takımımı giymiştim.
Bahçeye çıktığımda babam, dedemin bisikleti olan “Düldül”ü ters çevirmiş, tamir ediyordu. Babam bu konuda çok yetenekliydi. Aslında benim tabirimle babam da bir doktordu. İnsanları iyileştiren amca ve teyzelere doktor deniyordu. Babam da ağrısı olan bisikletleri iyileştirdiği için ben de ona doktor diye seslenirdim şakalaşırken. Aslında yeri gelmişken bir sır vereyim; benim dedem doktormuş gençliğinde.
Dedemin yanına gidip boyumun uzadığını söylediğimde, yaralı ve sert eliyle kafamı okşamış, “Büyük adam olmana az kaldı, eşek sıpası.” demişti. Aşırı mutlu etmişti bu sözleri beni. Artık bir an önce ben de büyük adam olup kendime motor alabilecektim.
Babamın tedavi süreci biraz uzayacağı için koşarak Rüzgâr’ın yanına gitmeye karar verdim. Yerde bir sürü karınca fark ettim; bizim kapının sağından uzanarak bisikletim Rüzgâr’ın durduğu ağacın altına kadar gidiyorlardı. Karıncalar sanki aralarında anlaşmış bir oyun oynuyorlardı; çizgiden çıkan onu kaybedecek gibi gözüküyordu. Benim bildiğim, sürekli bir oyunbaz çıkar ve oyunu bozardı; bu durum karıncalarda işlemiyordu sanırım.
Koşarak çizgiyi takip ettim ve kumdan bir tepe fark ettim. En öndeki üç beş karınca bir buğday tanesini tepenin içine doğru götürüyordu. Tepenin dışında, diğer karıncalara göre tam ters safhada, ufak bir karıncanın ters dönmüş olduğunu fark ettim. Sanırım ailesi onu fark etmemişti. Onun gitmesine yardım etmek için elimi uzatarak zarar vermeden elime almaya çalıştım. Tam elime aldığım anda bir anda düzeldi ve sıkıca elimi ısırdı. Canım aşırı yanmıştı aslında ama onu bir an bırakırsam düşerek zarar görebileceğini düşündüm. Avucumu açarak rahat dolaşabilmesini sağlayarak diğer oyuncuların arasında bıraktım. Herhalde bu karınca da bizim aradığımız oyunbazın ta kendisiydi. Karınca koşarak olan biteni ailesine anlatmak için yuvasına girmişti.
Dedem Rüzgâr’ı karşı kaldırıma taşımış, bir yeri ağrıyor mu diye kontrol etmişti. Ben de kaldırımı takip ederek karşıya geçerek Rüzgâr’a ulaşmalıydım. Aslında basit bir görevdi: Mavi ve beyaz boyalı kaldırımdan beyaz boyalı taşlara basmadan karşı tarafa ulaşmalıydım. Zıplayarak ilerlerken ayağım kaydı ve beyaz taşa basmıştım. Bu beyaz taşı lav olarak hayal ettiğim için yanmıştım. En baştan koşarak tekrar devam ettim. Aslında küçük olduğum için nefesim tükenmişti bile; sanırım bu görev o kadar da kolay değilmiş. Pes ederek normal yoldan, önce sağıma sonra soluma dikkatlice bakarak karşıya geçmiştim.
Rüzgâr o kadar güzel gözüküyordu ki gövdesi masmavi, tekerlekleri ise simsiyah ve parlak renkteydi. Üzerinde de minik bir kornası vardı. Kornayı dedem takmıştı; o gün çok mutlu olmuştum. Artık birinin beni fark etmesini istediğimde kornaya basarak uyarabiliyordum. Rüzgâr benim en sevdiğim arkadaşım, yoldaşım olmuştu büyük adam olma yolunda ilerlerken.
Kendisinin bir ara karnı ağrımıştı sanırım. Babam onu hızlıca ters çevirmiş, muayene etmişti. Rüzgâr’ı kaybedeceğim için çok korkmuştum. Babam Rüzgâr’ın ağrılarını dindirmiş, boyalarını yenilemiş ve bana tertemiz bir şekilde teslim etmişti. Babam seslendi: “Düldül’ün muayenesi tamam.” diye. Dedem, ben ve babam bisikletlerimize binerek yola koyulmuştuk.
Dedemin Düldül’ü simsiyah ve kocamandı. Önünde ve arkasında, beyaz ve kırmızı olmak üzere iki tane lambası vardı. Dedem pedalı her çevirdiğinde önündeki lamba yanarak dedemin yolu görmesini kolaylaştırıyordu.